Geçmiş yıllarda ünlü Fransız yazar Molière, şiddet karşıtı ve ırksal eşitlik görüşleri ile tüm dünyaya insanlık dersi veren, “Bir Hayalim Var” sözü ile akıllara kazınan, pasifizmin en önemli temsilcilerinden Martin Luther King ve de yaşarken değerini bilemediğimiz şairimiz Nazım Hikmet gibi tarihte önemli yer edinen insanların hayata merhaba dediği 15 Ocak gününde İstanbul’da gözlerini açıyordu dünyaya Sedat Balkanlı, 1965 yılında yani Tanrı’nın bizlere, Aykut Kocaman, Ali Gültiken, Gheorghe Hagi, Gianluca Vialli ve belki de oyun tarzının en çok benzediği Laurent Blanc gibi futbol yıldızlarını armağan ettiği bir yılda doğuyordu. Futbol hayatına Gaziosmanpaşa’nın altyapısında başlıyor ve 1984 yılında 19 yaşında genç bir delikanlı iken yine aynı takımda profesyonel futbol hayatına adım atıyordu. Bundan bir sene sonra ise hayat arkadaşı olacak Şükran Balkanlı ile tanışıyordu. Fenerbahçe’nin, hocası Veselinoviç ile gol ve puan rekoru kırdığı 1988 yılında ise 1. lige yeni yükselen Konyaspor’a giderek ilk transferini gerçekleştiriyordu. Yine aynı sene Şükran Hanım ile nikâh masasına oturuyordu. Konyaspor’da geçirdiği 4 yıl esnasında bu küçük aileye, birer sene ara ile oğulları Efe ve Uğur katılıyordu. 1992 yılında, aralarında Beşiktaş, Trabzonspor ve Boluspor’un da olduğu birçok takım peşine düşmüştü Sedat’ın, ancak o yıllarda çok meşhur olan futbolcu kaçırma furyasına bir yenisi ekleniyor ve Sedat Balkanlı araba ile kaçırılarak Bursaspor’a imzayı atıveriyordu. Yeşil-beyazlı forma ile milli takıma kadar yükselen Sedat, sadece 2 kez milli formayı terletmiş olsa da ileride imzası haline gelecek kafa gollerinden birini de Norveç’e karşı atarak, uzun süre bu gol ve sevinci ile spor programlarının jeneriklerinde arzı endam eyliyordu. Çok geçmeden özellikle hava toplarındaki hâkimiyeti ile yine büyük kulüplerin dikkatini çekmeyi başarmıştı. Neticede 1994-1995 sezonunda geldiği Galatasaray’da ikiz kuleler Saffet Sancaklı-Hakan Şükür ve savunmadaki partnerlerinden biri olan Norman Mapeza ile birlikte korkutucu bir hava kuvveti oluşturuyordu zira hepsi kafa ile olmak üzere toplam 8 gole imza atmıştı o sezon ki bu ona unutulmaz “Altın Kafa” lâkabının takılmasına yol açıyordu. Buna rağmen Galatasaray forması ile tekrar milli takıma yükselme başarısı gösterememişti. Feldkamp sonrası Alman hoca akınında takımın başına getirilen Reinhard Saftig’in sezon sonuna doğru takımdan ayrılması ve Souness’ın gelmesi ile gözden düşen birkaç futbolcudan biri olan Sedat Balkanlı, kiralık olarak Eskişehirspor’a gönderiliyordu. 1996’da memleketlisi Ali Şen vasıtası ile bir büyük transfere daha imza atarak her futbolcunun hedefi olan şampiyonluk yaşama hayali ile Fenerbahçe forması giyiyordu bu kez. Genelde Högh-Uche ikilisinin arkasında yedek beklese de az da olsa forma şansı bulabilmişti. Ancak o sezonun ortalarından itibaren bir anda sağlık problemleri yaşamaya başlayan Sedat, sezon sonunda da futbolu bırakmak zorunda kalıyordu. 1997’nin ağustos ayında ise milyonda bir görülen Amyotrofik lateral skleroz (ALS) hastalığına yakalandığı ortaya çıkıyor ve doktorlar sadece 2 yıl yaşayabileceğini söylüyordu. Tedavi umudu ile gidilen Amerika’da da sonuç değişmeyince, Balkanlı ailesi için zor günler başlıyordu. Gün geçtikçe konuşmakta ve hareket etmekte zorlanan Sedat için 29 Kasım 1997 akşamı unutulmayacak bir jübile organize ediliyordu. Türk futbolunun önemli isimleri, önce Galatasaray-Fenerbahçe maçında ardından Yerliler Karması-Yabancılar Karması maçında, bu unutulmaz gecede iki gösteri maçı ile Sedat Balkanlı’nın yeşil sahalara vedası için bir araya geliyordu. Maç öncesinde alkışlar ile sahaya çıkarken gösterilen büyük ilgi karşısında gözyaşlarını tutamıyordu Sedat, çoğu taraftar gibi. Türk halkı amansız bir hastalığa yakalanmış evladına sahip çıkıyor, Sedat’ın ve ailesinin yanında olduğunu gösteriyordu o gece. Yeşil sahalara veda eden emekçisine güle güle diyebilmek için tribünleri dolduran binlerce taraftar, veda şarkılarını gözleri yaşararak söylüyordu biraz da.
İlerleyici bir sinir sistemi hastalığı olarak tanımlanabilen ALS; günler, aylar, yıllar geçtikçe etkisini gitgide gösteriyor, ameliyatlar, tedaviler sonuç vermiyor, önce konuşması, sonra yürümesi ardından da gözleri hariç tüm organları çalışmaz oluyordu Sedat’ın. Sadece gözleri ile iletişim kurabilen Sedat, eşi Şükran Balkanlı ile gözlerini hareket ettirerek alfabe yardımı ile iletişim kurabiliyor ve midesinden sonda ile beslenebiliyordu. Adına ne derseniz deyin aşk, sevgi, şefkat, vefa… Hayatını sevdiği erkeğe adayan Şükran Balkanlı, doktorların 2 yıl dayanabilir dedikleri eşinin yanından bir an olsun ayrılmıyor ve her türlü zorluğuna rağmen hayata inat, çocukları ile birlikte eşine bu amansız hastalık karşısında bıkmadan usanmadan destek oluyordu. Şükran Balkanlı, metanet ile şunları söylüyordu eşinin hastalığı ile ilgili: ‘‘Hayat devam ediyor. Her şeyi normal yaşıyoruz. Evde hasta var. Ama hastalık yok. Hastalıktan söz etmiyoruz. Sedat yaşamayı çok seviyor. Hiç isyankâr olmadı. ‘Çocuklarım için yaşamak istiyorum' diyor. Çok mücadele ediyor. Bizim yaptığımız sadece ona destek vermek.” Ailesinin büyük desteği ile hayata tutunan Sedat ise alfabe yardımı ile kurduğu cümlelerde umudunu ve hayalini şöyle dile getiriyordu: “Yemeklerin tadı, hayalimde. Unutmadım. Ailem, hiç kimse yanımda yemek yemiyor. Oğullarımdan, karşımda sucuklu tost yemelerini istiyorum. Onlar yerken, mutlu oluyorum. İyileştiğim zaman, sahilde sıcak ekmek ile beyaz peynir, yanında demli bir çay istiyorum. Sonra da arabam ile gezmeyi.” Eski takım arkadaşları, kulüp yöneticileri de ziyaret ederek moral veriyordu Sedat’a bu zorlu yolculuğunda. Maddi-manevi başa çıkılması oldukça zor olan bu hastalık karşısında dostları hiç yalnız bırakmıyordu onu ve ailesini. Öyle ki eşi şu cümleler ile dile getiriyordu durumlarını, umudunu ve hastalığın akıbetini: “Çok isyan ettim. Kızdım, bağırdım. Zaman ile her şey aşılıyor. Bunu yaşamak zorundayım. Hangimizin hayatı garanti ki? Hayatın ne kadar acımasız olabileceğini öğrendim. Kocamı seviyorum, oğullarımızı seviyorum. Hep ümitliyiz. Bir gün iyileşecek. Tıp çok ilerliyor. Kök hücre tedavileri ile ilgili gelişmeler umut veriyor. Çok şükür ki imkânlarımız hastamıza iyi bakmamıza yetiyor. İmkânsızlık ile uğraşan, bir lokma ekmeğin getirilmesini bekleyen ALS hastaları var. Onlar için dernek olarak çalışıyoruz.''
Evet, dünyada ünlü İngiliz bilim adamı Stephen Hawking, ülkemizde ise Fenerbahçeli Sedat’la tanınan ALS hastalığı için eşi Şükran Balkanlı’nın da üyeliğini yaptığı, 2001’de kurulan dayanışma ve destek amaçlı bir dernekleri var hastaların. ALS-MNH derneğinin kurucusu da bir ALS’li olan Trabzonsporlu İsmail Gökçek. Zira kendisi de şöyle açıklıyor bu hastalığın vahametini: “Bir ALS’li için hastalık ne kadar zor ise hasta yakını için de o kadar zor. Hasta yakınının davranışı bizim hayata bakış açımızı belirliyor. Daha olumlu ve umutlu oluyorsunuz"
Yıllar geçtikçe ALS ile savaşmayı, mücadele etmeyi ve onunla yaşamayı öğrenen Sedat Balkanlı’ya bu hastalığının yanı sıra bu kez de kanser teşhisi konuyordu. Direnci olmadığından kemoterapi tedavisi de göremiyordu Sedat. 12 senelik mücadelenin son günlerinde eşinin yanında olmayan Şükran Balkanlı, yine Sedat’ın isteği üzerine kutsal toprakları görmeye, eşinin şifası için Allah’a yakarmaya gittiği Umre seyahati dönüşünde öğreniyordu bu hastalığı ve eşinin kaldırıldığı Amerikan Hastanesi’nde onu görmeye gittiğinde Allah’a dua edip kocasını kendilerine bağışlamasını istediği sırada, Sedat eşine “Seni bekliyordum” diyor ve gözlerini kapatıp son nefesini veriyordu 2009 yılının 29 Nisan günü.
Sedat Balkanlı doktorlara inat tam 12 yıl ALS ile savaşını sürdürdü. Evinde onu hayata bağlayan birkaç şeyden biri olan televizyonun karşısında tek çalışan organı olan gözlerini kırparak çevresi ile iletişim kurmaya çalışıyordu, o ve onun gibi birçok bu hastalıktan muzdarip insan gibi. Elle dergisinin editörlüğünü yapmış Jean-Jacques Bauby’nin gerçek hayat hikâyesinden alınan ve birçok ödül kazanan, orijinal adı ile Le Scaphandre et le papillon, Türkiye’de gösterime girmiş ismi ile Dalgıç ve Kelebek; ALS hastalığına benzer şekilde locked-in adı verilen bir felç hastalığına yakalanan bir insanın gözünden hayatı anlatan, izlenmesi gereken unutulmaz bir film. Bu tip amansız hastalıklar ile yaşam mücadelesi veren, onunla yaşamayı öğrenmek zorunda olan ve yine de umudunu asla yitirmeyen insanların ve çevrelerinin hayatlarına dair zorluklarını biraz olsun anlamamızı sağlayan bir yapıt.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder