11 Eylül 2011 Pazar

Olduramadık..


2011 yılı...Dopdolu bir yaz dönemi geçirdik spor bazında, sadece isimlerini yazsak başlı başına bir yazı oluşturabilir lakin spor müsabakaları ile dolu o yaz aylarının yer aldığı takvim yaprağını artık çevirmenin zamanı geldi. Ağustos sonu başlayan, sıcak günlerin ülkemizi terk etmeye yüz tutması gerekirken direnip kavurmaya devam ettiği bu Eylül günlerinde devam eden Avrupa Şampiyonası'nda millet olarak benimsediğimiz 12 Dev Adam en azından olimpiyat bileti için geldiği Litvanya'da ne yazık ki bugün itibarıyla eve dönüş hazırlıklarına başladı.

Hazırlık döneminde ortaya koyduğumuz performans pek iç açıcı olmayınca herkesin kafasında yine mi hayal kırıklığı olacak soruları dolaşmaya başlamıştı bile yine de Dünya ikincisi apoletiyle geldiğimiz Panevezys'ten Vilnius'a geçişimizin kolay olacağı kanısındaydık fakat grup maçlarında Polonya'ya mağlup olunca hiçbir iddiası olmayan Büyük Britanya'nın eline bakar konuma geldik, sonuçta Deng ve Freeland ikilisi bizim yapamadığımızı yapıp Lehleri yenip, evine yolladı. Ertesi gün Türk basınının 12 Dev Adam başlığı altında Britanyalı oyunculara yer vermesi de oldukça manidardı. Bu arada son maçta turnuvanın en büyük favorisi İspanya'yı yenerek, yeryüzündeki her takımı yenip her takıma da yenilebilecek o biz Türklere has özelliğimizi bir kez daha sergiledik. Neticede bir şekilde kendimizi Vilnius'a, ikinci grup maçlarına atmayı başardık.

Vilnius'ta iki galibiyet alsak hatta tek galibiyet alsak da yeter şu gün bunu yeneriz ertesi gün onu da yendik mi berikini yenmemize gerek bile kalmaz hesapları zuhur etmeye başlamıştı ki ihtimaller denizinde boğulmaya gerek kalmadan iki ekol Fransa ve Almanya'ya yenilerek bugüne geldik, basketbolu ata sporu olarak gören iki milletten (zamanın Sovyetleri ve Yugoslavyası) biri finallerin yapılacağı Kaunas ile aramızdaki tek engeldi artık. Önce Sırpları yenmek ve boğulmamak için de ev sahibi Litvanya'ya sarılarak, onların Alman harikası Nowitzki'nin takımını durdurmasını beklemek zorundaydık yani yine ipler bizim elimizde değildi.
Diğer tarafa, rakibimiz Sırbistan'a baktığımızda, bizimle karşılaşmadan evvel oynadıkları İspanya maçından önce, ufak ufak kurt hoca Ivkoviç'in bilerek maça asılmadığı konuşulmaya başlandı zira gruplarda karşılaştığı, kupadaki en büyük rakibi İspanya'ya yenilerek hem onları rehavete sokmak hem de turnuvaya devam edebilmek için Türkiye'yi zaten yenmek zorunda oldukları için bu taktiği düşünmüş olabilir tecrübeli hoca. Tarihte bu tip bir taktiğin öncüsü olan örneği de belirtmek gerek aslında bu noktada. Böyle bir olay 1954 Dünya Kupası'nda aslen Jules Rimet Kupası'nda, tarihimizde ilk kez katıldığımız bu kupada cereyan edecekti ki başrolde yine biz olacaktık. Zamanın kurallarına göre oynanan grup maçlarından sonra eşitliği bozup üst tura çıkmak için Almanlar ile play-off oynamak zorundaydık, Panzerler, kupanın en büyük favorisi Kocsis'li, Puskas'lı Macarlar ile karşılaşıyordu, işte bu noktada ileride olası bir Macar eşleşmesini de düşünerek, Almanların kurt hocası Sepp Herberger grup maçında zaten bir kez yendiği Türkleri play off maçında da yeneceğini düşünerek yedek kadro ile Macar maçına çıkıyor ve 8-3 gibi bir hezimet yaşıyordu. Maçın ardından gazetelerde "Basketbol maçı mı" diye alaylı başlıklara maruz kalıyordu Alman milli takımı, fakat haklı çıkmıştı Herberger, Almanlar bizi play-off'ta, kupaya devam edebilme maçında rahat bir şekilde(7-2) yenerek sonuna kadar gidip, finalde yine Macarlar ile karşılaşıyor bu kez as kadrosu ile sahaya çıkarak(3-2) kazanıp, kupaya uzanıyordu. Oynadığı kumarı da kazanıyordu Herberger "taktik zaferini kazanan hoca" olarak da tarihe geçiyordu. İspanya maçında, Sırpların çok kolay teslim olup farklı yenilmesi de bu tip bir akıl oyununa tekabül ediyor.

Sırplar üç sayı tehdidi üst seviyede olan bir takım, yeni Efesli Savanoviç, Keselj, formda bir Tepiç, pota altında NBA'in sillesini yemiş bir Krstiç ve tabii ki Teodosiç ile aynı zamanda turnuvanın İspanyollardan sonra gelen favorisi. Milli takımımıza baktığımızda sakat Semih Erden ve Kerem Gönlüm'ün olmadığı, sakatlıktan yeni kurtulan Sinan'ın da eski performansından uzak olduğu ve ilk iki maçta son anda kafileye dahil edilen, Amerikalıların "Garbage Time" dedikleri maçların koptuğu dakikalarda oyuna girebilen İzzet'in yer aldığı dar bir rotasyonla hayatta kalmaya çalışıyorduk zira son maçlarda gitgide daralan rotasyonumuz 9 kişiye düştü.

Geçtiğimiz yıl İstanbul'da Dünya Şampiyonası'nda Kerem'in unutulmaz turnikesi ile devirdiğimiz Sırplar karşısına tamam mı devam mı maçına çıkıyorduk, bir kez daha bu ekol ile çarpışmak zorundaydık.
Artık herkes Hidayet'in ve Ersan'ın sorumluluk almasını bekliyordu ki maça Hidayet üzerinden kurduğumuz oyunlarla başladık ama göz göre göre gelen Teodosiç fırtınasına önlem alamadık, devreyi de 36-28 geride kapadık. İkinci devrede Ömer Aşık tüm turnuva olduğu gibi ekmeğini taştan çıkarmaya devam etti ve takımımızı oyunda tuttu, tabii bu arada henüz 19 yaşında olan Enes Kanter'e de ayrı bir parantez açmak lazım, "Kanterlain" lakabını hak ettiğini her geçen gün ortaya koyuyor çiçeği burnunda NBA oyuncumuz zira 2 yıldır profesyonel basketboldan uzak kaldığını da unutmamak lazım. Pota altına baktığımızda Gasol kardeşler ile birlikte turnuvanın en güçlü uzunlarına sahip olduğumuzu söylemek yanlış olmaz. Serbest atış, dış şut, zaman zaman düşen takım savunmamız ve takım oyunumuza rağmen son çeyreğe Kerem'in de şut soktuğu bir günde başa baş girmeyi başardık. Basketbolda atan mı kazanır tutan mı klişesi üzerine çok şey söylenebilir, Avrupa basketbolunun gereklerini yerine getirerek iyi savunma belki istikrarlı maç kazandırabilir ama atamadığın zaman, hele serbest atış ve üçlük girdiğinde altın bulmuş gibi sevinir duruma geldiğimiz, çizgiden %50ler ile attığımız ve iki el parmaklarını geçemeyecek kadar üçlük isabeti bulduğumuz maraton gibi bir turnuvada nereye kadar gidebileceğimiz şüpheliydi. Neyse ki son çeyrekte Sırpların parke üzerinde tepük oynama hevesleri zuhur etti de her şeye rağmen oyuna ortak olabildik ve tüm olumsuzluklara rağmen maçı son topa kadar taşımayı başardık, son 4 saniye sonrasında ya İstanbul biletlerimizi cebimize koyup eve dönecektik ya da finallere kalıp madalya için savaşacak, en azından olimpiyat kontenjanı için mücadele edecektik ama ne yazık ki nadiren oynayabildiğimiz son topu yine kullanamadık, yine olmadı.(67-68) Neticede Ivkoviç'in düşüncesi haklı çıktı, Türkiye'yi geçip yoluna devam ediyor. 1954'te Herberger'in akıl oyunları işlemiş ve kupayı en büyük rakibi karşısında kazanmıştı Almanlar. Kim bilir belki de bu sayede bu kez Sırbistan finale kadar gidip grupta maçı bıraktığı en büyük favori İspanya karşısında kupayı kaldıracaktır.

Birkaç örnek vererek bağlayalım, 2.13'lük Alman Nowitzki basketbola 15 yaşında başladı, 33 yaşında ve hala azimle, inatla çalışmaya devam ediyor, potayı göremediği yerlerden bile şut atabilecek raddeye ulaştı ve geldiği nokta ortada. 2.15'lik İspanyol Pau Gasol 31 yaşına geldi ve hala oyunumu nasıl geliştiririm diye düşünüp ekstra 3 sayı antrenmanları yaparak lügatına böyle önemli bir silahı da katmayı başardı, kardeşi Marc 20 yaşından sonra şut atmaya başladı ama nasıl? Tarihteki yeri ne olursa olsun Adolf Hitler'in bazı sözleri çok vurucudur, onlardan biri de Arbeiten!Arbeiten!Arbeiten! sanırım bize de gerekli olan mantalite bu...